FUTBOLA NEFES ALDIRMAK

“...Birinin yüreği ötekinin yüreği için sonsuz bir hayat kaynağı olmuştu...” Futbolda da böyle değil mi? Stadyumdaki her bir kalp atışı sahadaki oyuna hayat veren bir parça değil midir?

06.Eylül.2020
FUTBOLA NEFES ALDIRMAK


Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin o pek meşhur romanı Suç ve Ceza’da satırların arasında şöyle bir cümleye rastlarsınız:
“Aşk onları diriltmiş, birinin yüreği ötekinin yüreği için sonsuz bir hayat kaynağı olmuştu.”


Aslında eserin geneline baktığımda bu alıntı gölgede kalmış bir kelimeler topluluğu gibi görünür gözüme. Böyle hissetmemin sebebi Rus yazarın doğal-pozitif hukuk çatışmasını ortaya koymak adına aşk gibi yoğun duyguları da kalemine araç olarak kullanmasıdır belki, bilemiyorum. Buna karşın bahsettiğim aktarmanın, cümlenin bağlamından çıkarıldığında dahi farklı anlamlar yüklenerek yeniden yorumlanabiliyor oluşu onu değerli buluşumdaki en büyük neden.

Hazırlık maçı görünümlü Uluslar Ligi mücadelelerine göz gezdirirken –ki bu organizasyonu epeyce gereksiz bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim- boş tribünler bana bir kez daha bu cümleyi hatırlattı.


“...Birinin yüreği ötekinin yüreği için sonsuz bir hayat kaynağı olmuştu...”


Futbolda da böyle değil mi? Stadyumdaki her bir kalp atışı sahadaki oyuna hayat veren bir parça değil midir?

Tribün ile saha arasında kuvvetli bir bağ vardır. Hatta işin kapitalist boyutunu bir kenara bırakıp biraz daha ileri gidecek olursak Simon Critchley’nin de dediği gibi, futbol seyirci için oynanan bir oyundur. Taştan devasa yapılara, plastik koltuklara, kale ağına, suni çime, bu “güzel” oyuna ruh üfleyen onlardır.

Elbette amacım seyirci yoksa futbol da yoktur gibi bir yola çıkmak değil. Böyle bir iddia çok çiğ ve gerçek dışı olurdu.

Stadyumlardaki koltuklar boş olsa dahi maçların kazanılıp-kaybedilmeye, büyük paraların dönmeye, teknik direktörlerin kovulmaya-işe alınmaya, transferlerin yapılmaya... devam edeceğine kuşku yok. Fakat boş koltuklara karşı top çevrildiğini izlemenin benim için epeyce can sıkıcı bir durum olduğu müstesna.

Bu tıpkı çok sevdiğiniz bir müziği kısık sesle dinlemek gibi.

Aranızdaki bağ sayesinde parçaya karşı heyecan duymaya tabii ki devam edebilirsiniz ancak asıl coşku sesi açıp ritme ayak uydurduğunuzda içinizde uyanır.

Meşin yuvarlağın canlılığı çoğu kez seyircisinin ona yüklediği anlam kadar vardır. Omuzlarına evladını almış bir babadan, futbolu babasından dinlemiş bir evlattan, tribünde omuz omuza adamlardan ve el ele aşıklardan, kulakları dolduran şarkılardan, binlerce kişinin aynı anda hissettiği heyecandan, öfkeden, sevinçten, stat kapısından içeri girildiğinde dışarı bırakılan hayatlardan, milli kimliğini formasında taşıyanlardan ibarettir futbolun canlılığı.

Oyunun canlılığına dokunmak için illa taktik tahtasını ezber etmiş olmanız gerekmez, Can Kozanoğlu’nun tabiriyle 'tribünde değil tribünden olmanız' yeterlidir.

Televizyon ekranından evin içine yansıyan sessizlikten sonra eski normale bir kez daha çok büyük bir özlem duydum.

Ben ilk kez girdiğim bir statta koca yapının beni kalabalığın tezahüratlarıyla selamladığını, tribün girişinden hissettiğim sıcak havanın hoş geldin dercesine sırtımı sıvazladığını hissetmişimdir daima. Bu manada statlar benim için hayat’tadır.

Şimdilerde izlediğimizse tribünlerin nefes aldırdığı futbol değil de yalnızca futbol.
Capcanlı olmaktan ziyade kukla edasında...