KARLI BİR FUTBOL MUSİKİSİ

31.Ağustos.2020

..Ey kış göğünün eli, durma, durma çek
Her çalılığın üstüne bir beyaz örtü
Göklerden emeller gibi dökülüyor kar
Her tarafta hayalim gibi koşturuyor kar
Sessiz bir rüzgârın temiz kanadında uyuklar
gibi durur bir ara, sonra uçarlar...

En sevdiğim kış şiiridir Cenap Şahabettin’in Elhân-ı Şitâsı.
Adının da hakkını verircesine dizeleri gerçekten kışın musikisini dinliyormuş hissine bular insanı.
Şiirin yukarıda günümüz Türkçesine yer verdiğim kısmı dilimde birkaç gündür. Tekrar edip duruyorum. Sevdiğim kış anlarını getiriyor bana. Ha, öyle ahım şahım manzaralar da değil bahsettiğim.
Otobüs beklerken bir teyzeyle havanın bozduğuna dair edilen sohbet, Vefa’da içilen boza, havada kokusunu alabildiğin nefis kış soğuğu -ki bence her mevsimin bir kokusu vardır-, giyilen balıkçı yakalı kazak, salep üzerinden vuran tarçın kokusu... Ve bu deneyimler arasında belki de en sevdiğim olanı: kışın futbol seyircisi olmak.
Hadi canım, Cenap’tan da buraya bağlamazsın dediğinizi duyar gibiyim. Ne kadar geçer akçe görürsünüz bilmiyorum fakat bunun için bir savunma silahım var.
Birbirinden farklı görünen iki alanı aynı perspektifte kesiştirebiliyor olmamı şöyle açıklıyorum kendime. Çoğunlukla edebiyat da futbol da benim için aynı şeyi ifade ediyor, hüzünlü bir mutluluk.
Futbol seyirciliğimde de edebiyat okuyuculuğumda da pek çok zaman hüzünlü bir mutluyumdur. Ortak bir dünyadan bahsedebiliyor olmam bu yüzden.
Ne diyordum... Evet, kışın futbol seyircisi olmak...
Bilhassa şu günlerde, yani transfer isimlerinden, kolaya bantlı cam bardak gibi bedavaya oyuncu dağıtan kulüplerden, başkanların konuşmalarından, polemiklerden, statü değişikliklerinden ne sahaya ne tribüne inemediğimiz şu günlerde bu tecrübeyi yaşamayı yoğun şekilde özledim.
Bir maça yetişmek için dışarıdan eve koşturarak gelip bir kâse çorbayı hızlıca mideme indirdikten sonra kalemi, defteri kapıp ekranın karşısına geçmeyi özledim.
Maç esnasında valide hanımın getirdiği portakal ve elma ağırlıklı meyve tabaklarını; atkıların yüzün yarısını kapladığı, burun kızartan soğuğu tribün bestelerinin ısıttığı statları, hafta sonları uyandığımda yorganı üzerimden o gün yağmurlu bir İngiltere Ligi maçı izleyeceğimi bilerek atmayı özledim. Bunlar benim sonu olan hüzünlü mutluluklarımdır işte.
Futbolun bir mevsimi olacaksa eğer o da kıştır demem de bundandır. Benim futbol dünyamın mevsimi kıştır.
Bir de pek sevdiğim tablolardan birini çizeyim sizlere.
Soğuk, puslu havada birlikte maç izlemek için akşamüzeri arkadaşlarınla buluşmuşsun. Bağırış, çağırış... İçerideki herkes kendince en kral yorumcu.
Eğer maçı orta halli bir mekânda seyrediyorsan arada bir kulağına çalınan içeriğini önünden geçen garsonun, gelmeyen çayın, yan masada edilen sohbetin oluşturduğu müşteri homurtusu.
Devrenin başlamasına yakın televizyonun sesi hala kısıksa seyirciler arasından bir babayiğit elbet yükselir: “Kardeş sesi aç, ikinci yarı başlıyor!”
Maç sonu dışarı çıktığında soğuk, üzerine bir ürperti yapıştırır, montunun fermuarını çenenin altına kadar çekersin.
Çay, kahve içip maç kritiği yapmak için arkadaşlarla başka bir mekâna geçildiğinde canlı kalabalığı formalarla gören esnaf sorar: “Gençler maç ne oldu?”.
24 saatlik mekanik zamanın dışında her bireyin gerçek zamanında yaşadığı anlardır bunlar. Bundandır, bir maç benim için hiçbir zaman 90 dakikadan ibaret olmamıştır.
Tabi şunun da altını çizmek gerekiyor, benim burada bahsettiğim her şey çok şairane. Tıpkı Cenap Şahabettin’in şiiri gibi. Elhân-ı Şitâ’da kışın fırtınasına, balçığına, getirdiği ölüme, acısına rastlamazsınız.
Hüzünlü bir mutluluğun şiirdir şairinki ve biraz da hayâl ettiklerinin.
Ayaklar bıçağın keskin tarafına basmaya başladığında bazı şeylerin hiç de bu kadar güzel bir manzara resmi olmadığı bir dünyaya çıkarsınız. Çünkü hayat iki kutuplu bir deneyimdir ve futbol da çok acayip şekilde hayata benzer.